Ayasofya

Ayasofya

Ayasofya

Ayasofya (Kutsal Bilgelik) büyüklüğü, ihtişamı, işlevselliği ve göz alıcılığı ile sanat dünyası açısından çok önemlidir. Ama bunun yanında çok daha büyük önem taşıyan yönü, bu yapının “Kilise midir, Cami midir yoksa müze midir?” sorunsunun cevabının bu yapıya bakan kişinin verdiği cevabın farklı olmasıdır. Ama herkesin vereceği ortak cevap, dünya mimarlık tarihinin en önemli anıtları arasında yer alan sanat eseri olmasıdır.

Ayasofya için farklı cevaplar verilmesinin nedeni tarihinde yatmaktadır. Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük kilisedir. Yapıldığı günden sonra İstanbul’un en önemli sembollerinden birisi olmuştur. Çeşitli nedenlerle üç kez yeniden yapılmıştır. İlk kez İstanbul’un da kurucusu olarak bilinen İmparator Konstantinos tarafından 360 yılında, ikinci kilise imparator Theodosios tarafından 415 yılında, günümüzdeki Ayasofya olan üçüncü kilise İmparator Dustinianos tarafından beş yıl gibi kısa bir sürede 537 yılında yapılmıştır. O kadar muhteşem bir eser olmuştur ki Dustinianos mabedin içerisine girince “ Tanrım bana böyle bir ibadet yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun” dedikten sonra Kudüs’teki Süleyman Mabedini işaret ederek, “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdığı kaynaklarda geçmektedir.

Ayasofya’nın üç nefi, bir apsisi ve iç ve dış iki narteksi bulunmaktadır. Dikdörtgen yapılı eserin ölçüleri 100X69,5 metredir. Kubbe yüksekliği 55,60 metre, çapı ise kuzey güney yönünde 31,87 metre, batı doğu yönünde 30,86 metredir. Yapıyı ayakta tutan yüz dört adet sütun vardır.

Ayasofya’nın mermer kaplı duvarları dışında kalan tüm iç düzeyi, birer sanat eseri olan mozaiklerle süslenmiştir. İmparatorluk kilisesi olması nedeniyle imparatorların taç giyme törenleri için renkli taçlardan oluşan ve geçmeli desenli yuvarlık yer döşemesi bölümü ana mekânın sağında bulunmaktadır. Hem bu nedenle hem de başkentin en büyük kilisesi olduğu için katedral işlevi de görmüştür. Ayasofya ayrıca Ortodoks dünyasının ana kilisesidir.

Ayasofya Sultan 1. Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle camiye çevrilerek, Fethiye Cami ismi verilmiştir. Ayasofya’ya güçlendirmek amacıyla payandalar ve minareler Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Ayasofya’nın kuzeyine Fatih zamanında bir medrese yapılmış ancak günümüze kadar ulaşamamıştır. 16 -17 yüzyıllarda içerisine mihraplar, mimberler, müezzin mahvilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler (Padişaha ayrılan yüksekçe yer) yerleştirilmiştir. Caminin duvarlarına ise hattat Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan levhalar yerleştirilmiştir. Kubbenin ortasına ise Nur Suresi’nin otuz beşinci ayeti yazılmıştır. Osmanlı Ayasofya’yı camiye çevirirken kilise yapısına hiçbir zarar vermeyecek şekilde önlemler almış ve Ayasofya en iyi şekilde korunarak günümüze gelebilmiştir.

Ayasofya 1 Şubat 1935 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu’nun kararıyla müzeye çevrilmiştir.

Ayasofya’yı gezmeye başlayacak olursak dış ve iç mekân olarak ayırarak gezmek doğru olacaktır. Dış mekânda bulunan bölümler padişah türbeleri, sıbyan mektebi, şadırvan, muvakkıthane, sebiller, minareler, payandalar, hazine binası ve imarethanedir. Ayasofya’da bulunan padişah türbeleri 2. Selim, 3. Murat, 3. Mehmet, 1. Mustafa, Sultan İbrahim ve vebadan ölen şehzadelerin defnedildiği Şehzadeler Türbeleridir. Sıbyan mektebi ve şadırvan Sulatan !. Mahmut tarafından 1740 yılında yaptırılmıştır. Şadırvan Osmanlı mimarisinin şaheser örneklerinden birisidir. Kubbesinin üzerinde “Allah”, alt kısmında “Muhammed”, revakın üst ve iç kısmında “Kaside” bulunmaktadır. Musluklarının üzerinde ise “Biz her şeyi sudan yarattık” ibaresinin bulunduğu alemler vardır. Dış mekânda bulunan muvakkıthane halkın namaz vakitlerini öğrenmesi için 1853 yılında camiyi onarımdan geçiren Fossati kardeşler tarafından yapılmıştır. Sebiller ise halkın su ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılan etkileyici mimari eserlerdendir. Ayasofya’ya eklenen minareler Ayasofya’nın mimari üslubuna uygun estetik yapısını bozmayacak şekilde çeşitli dönemlerde yapılmıştır. Ayasofya’nın o muhteşem ve büyük kubbesinin ağırlığı dolayısıyla hem Bizans hem de Osmanlı imparatorluğu zamanında yapının dışına payandalar (destekler) yapılmıştır. Toplam yirmi dört tane olan payandanın yedi tanesi doğuda, dört tanesi güneyde, dört tanesi kuzeyde, beş tanesi batıda ve dört tanesi de ağırlık kulesinden oluşmuştur. Doğu Roma zamanında kutsal eşyaların saklandığı yer olan hazine dairesi Osmanlı zamanında erzak deposu olarak kullanılmıştır. Ayasofya’nın kuzey doğusundaki imarethane 1743 yılında yoksul ve kimsesizlere yiyecek dağıtılmak amacıyla yapılmış barok tarzının muhteşem bir mimari örneğidir.

Ayasofya’da iç kısma gelecek olursak, burayı dünyaca ünlü hale getiren, dünyanın sekizinci harikası olarak kabul edilmesini sağlayan en önemli özelliklerinden birisi muhteşem kubbesidir. Ayasofya inşa edilirken mimarlar bu kadar büyük bir kubbeyi taşıyabilmesi ve depremlerde yıkılmaması için binanın yapımında mermer, taş ve tuğla kullanmış, özellikle de Rodos toprağından özel olarak üretilmiş hafif ve sağlam tuğlalar kullanılmıştır. Temelinde ise inşa edilirken depremlerden etkilenmemesi ve depremleri emmesini sağlamak için taşlar birbirine yarım geçecek şekilde döşenmiştir. Kubbe çeşitli zamanlarda yıkılmış veya zarar görmüş Bizans ve Osmanlı Devletleri zamanında ise yeniden yapılmış veya onarılmıştır.

Ayasofya aynı zamanda bir mozaik müzesidir. Ayasofya’nın duvarlarında dini motiflerle bezenmiş çok sayıda mozaik bulunmaktadır. Sanat tarihi açısından çok büyük önem taşıyan bu mozaikler; 6. Leon, Sunu, Apsis, Apsisteki iki melek, Kubbe Melek tasvirleri, Tympanondaki Patrik Deisis, Komnenos, Zoe, İmparator Aleksandros ve Papaz Odası mozaikleridir. Birde Ayasofya’nın dökülmüş mozaiklerinden yapılmış olan Sultan Abdülmecit’in Mozaik Tuğrası Ayasofya’nın dış narteks kapısının sağında yer almaktadır.

Ayasofya’ya Osmanlı damgasını vuran hat levhalardan her birisi eşsiz birer sanat eseridir. Yedi buçuk metre çapındaki bu hat levhalar, sekiz adet olup, üzerlerinde “Allah cc.”, “Hz. Muhemmed(Sav.)”, “Hz. Ebubekir”,”Hz. Ömer”, “Hz. Osman”, “Hz.Ali”, “Hz.Hasan” ve “Hz. Hüseyin” isimleri yazılıdır. Bu levhalar dünyanın en büyük hat levhalarıdır. Mihrap kısmında bulunan hat levhaları ise sultan 2. Mahmut, 3. Ahmet ve 2. Mustafa tarafından yazılmıştır. Osmanlının yapıya eklediği en önemli kısımlardan birisi güney kısımdaki iki payanda arasına yapılmış olan Sultan 1. Mahmut kütüphanesidir.

Ayasofya duvarlarını İznik, Kütahya ve tekfur atölyelerinde üretilen ve çininin zirve noktası kabul edilen çinilerle işlenmiş ayeti kerimeleri, kelime-i tevhitleri, besmeleleri ve çeşitli çiçeklerle süslemeleri bulunmaktadır.

Ayasofya’nın üç kapısı vardır. Bunlardan en büyüğü olan ve ana mekâna geçişi sağlayan kapı imparator kapısıdır. Bu kapının Nuh’un gemisinin kalıntılarından ve kutsal levhaların sandık tahtalarından yapıldığı rivayet edilmektedir. Güzel kapı ise M.Ö. 2.yy’da yapılmış bronz olup, en eski mimari öğedir. Bu kapı bir Pagan Tapınağından sökülerek 9.yy’da Ayasofya’ya yerleştirilmiştir. Üçüncü kapı ise dinsel toplantı yapılan mekânın mermer kapısıdır. Bu kapının bir tarafının cenneti, diğer tarafının da cehennemi temsil ettiği rivayet edilmektedir.

Ayasofya’da gizemli olan şeylerden birisi de dilek sütunu veya diğer adıyla terleyen sütundur. Bu sütunun üzerindeki oyuğa parmağını sokanların parmakları ıslandığında hastalığı hissettikleri yere sürdüğünde iyileşeceklerine inanılmıştır. Sütundaki ıslaklıkların ise Hz. Meryem’in gözyaşları olduğuna inanılmaktadır. Günümüzdeyse oyuğa soktukları başparmaklarını saat yönünde tam bir tur döndürebildiklerinde tuttukları dileklerin kabul olacağına inanılmaktadır.

En çok ziyaret edilen müzelerden birisi olan Ayasofya müzesi ziyaretleri kış tarifesine göre müzeye son giriş 16.00 olmak üzere 09.00-17.00 saatleri arasında, yaz tarifesine göreyse son giriş 18.00 olmak üzere 09.00-19.00 saatleri arasında yapılmaktadır.

"Ayasofya" Hakkındaki Yorumlar (0)

A
B
F
G
H
İ
K
M
S
T
U
A
B
Ç
D
E
G
H
I
İ
J
K
L
M
N
O
P
R
S
Ş
T
Ü
V
Z